Bu kurallarla sosyal alana çook uzak olan kız çocuğu, kendi yarattığı ufak dünyasında yaşamı eğlenceli hale getirmeye çalışır: Çalı çırpıdan ev, çamurdan misket, sopadan inek yapılır ve usturuplu bir biçimde oynanır.
Yıllar geçer kız çocuğu büyür, okusa da okumasa da mutlaka evlenir, evlenmelidir!
Okumuş veya cahil, aydın veya gerici olsun aile, toplum tarafından kabul edilen kurallara göre evlilik olayını organize eder. Genelde kızların istediği her şey olmaz.. Kız okuyup iyi bir meslek sahibi bile olsa, isteklerini yapmakta asla özgür değildir. Bu ülkede evlilik gibi olaylarda toplum kuralları dışına çıkılmaz.
O güne kadar babasının soyadını taşıyıp babasının kütüğünde olan kız, evlilik işlemleri sırasında aslında bu ülkede bir birey olarak kabul edilmediğini anlar.
Bu zamana kadar soyadı X olan kızın, evlenince soyadı Y olur. Hadi bunu bir derece aştığını düşünelim. Kendi kızlık soyadının(bu söylenişe sinir olmamak mümkün değil) yanında eşinin soyadını aldığını düşünelim, yani soyadı X Y olur.
Ülkemizde evlenen bayanların sadece kendi soyadını taşıması mümkün değildir.
Olay bununla da bitmez. Bugüne kadar babasının kütüğünde olan kızın, artık nüfus cüzdanında belki de hiç gitmediği bir yer adı, kütüğe kayıtlı olduğu yer olarak yazar!
Medeni kanun ve toplumun uydurduğu kurallar kişiye adeta şöyle der:
-Umarım bir birey değil de bir mal olduğunu anlamışsındır. Sen bugüne kadar babanın üzerinde bir maldın, bundan sonra seni eşine veriyoruz. Bir eşya gibi yer değiştirdin.
Birey olarak bir değerin yok. Yalnızca yanında bir erkek varsa değerlisin, bir şeysin!Haaa bu arada bundan sonra eşinin ailesi senin ailendir. Bunca sene hiç tanımadığın eşinin anne ve babasına sen de, anne ve baba diye hitap edeceksin, başka bir hitap tarzı kabul edilemez! Senin ailen ikinci planda kalıyor.
Bu satırları yazarken kadınların bu ülkede gördükleri muameleyi kabullenemiyorum yine. İnanmak istemiyorum ama gerçek bu.
İnsan ne kadar “ben istemediğim bir şeyi yapmam kardeşim, ben nasıl istersem öyle olacak” dese de, çevre bunları insana eninde sonunda yaptırıyor.
Düşünsenize kadınlar, öldükten sonra gömülecekleri yeri bile tayin edemeyecek kadar kimliksiz bu ülkede.
-Anne ben ölünce memleketimin toprağında uyumak isterim.
-Aaa kızım eşin seni bize verir mi?
-Anne saçmalama ben senin kızınım , ne demek verir mi? Evlenince kız evlatlıktan nasıl çıkar anlamıyorum…
-Eşin izin verirse olur kızım.
-!!!!!!!!!!!
Ne ölüsü , ne dirisi bu ülkede kadının hiçbir kıymeti yok. Olacağı ümidimi de kaybetmek üzereyim…
Çünkü sosyal yaşamı düzenleyen kurallar bile bazen, kadının yerini erkeğin coğrafi konumuna göre belirliyor ve Medeni Kanun’un da o kadar medeni olmadığı görülüyor.
07 Kasım 2008
‘Nefis’ bir yazı değil..
Küçük kız çocuğu hayal kurar,
dövülmedik yerleri gül açar,
yaraları karanfil..
Erkeklerin olmadığı bir dünya
düşlerdedir..
Kimse ona dokunmasın diye,
kişisel mesafesi yasaldan da uzak.
Yaşlısı-genci, irisi-zayıfı, zengini-fakiri
erkek cinsinin olmadığı bir dünya
Düşlerde…
Küçük kız çocuğu kadın oluyor bu ülkede
hemde çok erken…
Küçücük kadınlar her yerde..
Doğusu batısı kalmadı bu işin,
Yağlı yağlı, sapkın sapkın adamların gözleri üzerinde..
Küçük kız çocuklarının elleri yakalarında,
elleri eteklerinde.
Büyümemiş memelerini, çelimsiz bacaklarını
yaşlı adamlar görüp şeytana uymasın diye.
Nefisleri terbiyesizleşmesin diye.
Küçücük kız çocukları sokağa çıkamıyor bu ülkede..
Kadın olmak için erken diyor, iyi kadınlar, iyi adamlar
Ama yağlı yağlı adamların gözleri üzerinde,
Eteklerinde..
Kadın olmak için erken ama,
Şeytana uyuyor yağlı adamlar..
Küçük kız çocuğu eteklerini saça saça oynayabilse,
sarılabilse amcalara,
bundan böyle erkek cinsinden tiksinmese
ve nefsi çürümese o adamların…
04 Mayıs 2008
Yara Sağalır
Hani durduk yere, hiç gereği ve zamanı yokken , hayatınız güzel bir seyirde ilerlerken, geleceğe de küsmemişken, dışarda da yağmur varsa bir ezgi alır seni ve götürür..
Hani bugün biraz fazla içtim , ama bu da sigara içilmeden dinlenmez ki denilebilecek bir türkü…
Öyle bir türkü ki hiç gereği yokken kendine çeker seni hüzün..Hem de memleketin havası İstanbul’u esir almışken hem de yağmurlu bir pazar günü..
Bir sel gibi rüzgar gibi
Geçip gitmişiz oy yıllar oy
Sevilmişiz kırılmışız ayrı
Düşmüşüz oy yıllar
Zaman geçer kabuk bağlar
Sızı diner yara sağalır
Sesin gelir gecelerin içinden
Ah hayalin yıllarımın içinde
Hasret gelir kapılara dayanır
Kar yağıyor sokaklarda üşürsün
Sanma solmaz aklar düşmez
Yüzün eskimez oy yıllar oy
Sen gidince ay kararır
Çığlıklar bitmez
Zaman geçer kabuk bağlar
Sızı diner yara sağalır
Sesin gelir gecelerin içinden
Ah hayalin yıllarımın içinden
Hasret gelir kapılara dayanır
Kar yağıyor sokaklarda üşürsün
30 Nisan 2008
Nazım’ dan
Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler
Nazım Hikmet
15 Nisan 2008
Son Sardunyalar
Sezen Aksu’dan belki hiç duymadığınız ama duyunca müptelası olacağınız bir şarkı: İlk gençlik yıllarına özlem duyanlara, Son Sardunyalar!
ah o yazlık sinemalar, kapı önü akşamları
saksıda son sardunyalar, avluda el yazmaları
ah ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklardık
her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık
ah kaldırımlar biliyor, bi devir muhteşemdik
güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik
hem utangaç, hem hevesli mektepli sevgililerdik
pek kırılgan pek acemi, bi söyler bin gülerdik
hem utangaç, hem hevesli mektepli sevgililerdik
pek kırılgan pek acemi, bi söyler bin gülerdik
o pürtelaş piyasalar, ilk sevda ilk gözyaşları
yolları hep gurbete bağlar, ah o gönül şarkıları
07 Mart 2008
Karalama
Kıyafetini giyince başkasının
Onun kaderini de giyer mi insan
Ya ablamın gelinliği
Giysem üstüme yapışır mı kaderi…
22 Şubat 2008
Maziden…
Geçmişi düşününce bazı kokular, bazı melodiler ve illaki bazı mısralar burnunun direğini sızlatır insanın..İşte bu mısralar da öyle, ölümsüzleştirmiştik kelimeleri bilenler bilir, buyrun;
Sen dostumsun benim;
Gülünce güneşler açan
Bulutlara, rüzgarlara asarım her gece suretini
Her gece dağlar kadar kafamda
Belki mektuplar yazarım
Unutma dostumsun benim.
Nerede isen, orada ölmek isterim…
Sen dostumsun, dostum
Gülünce etrafa ışık saçan
Biliyor musun?
Kent bu gece insanı ürperten sessizlikte
O sessizlikten sanki birileri
Evet birileri çığlık çığlığa bağırıyor.
Ve bana neler hatırlatıyor biliyor musun?
Belki sende hissediyorsundur.
O ilk aşklarımızı anışımızı,
O güzel çocukça başına buyrukluğumuzu
Ve… Ve nice ayrılıklar, nice özlemler.
(Nuriye Güler)
21 Şubat 2008
gecenin orta yerinde,
sesini duymak isterken
ulaşamamak sana;
ilk çağlardan bile daha ilkel
halden anlamayan teknoloji!
19 Şubat 2008
Ne Ararsın Tanrı ile Aramda
Vatanımıza dört elle sarılmamız gereken günlerde, internette Atatürk’e ve milli mücadeleye dil uzatanlara karşı Neyzen Teyfik’in yazdığı belirtilen ve çok hoşuma giden mısralarla karşılaştım. Buyrun paylaşalım:
Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?
Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et…
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz